Tek yaşlılar

Yaşlılar ile kronik hastalığı olanlara tek çağrı numarasından hizmet veriliyor Kütahya'da yeni tip koronavirüs (Kovid-19) önlemleri kapsamında evlerinde kalan yaşlılar ile kronik hastalığı olan kişilere, ilde yaklaşık 5 yıl önce tüm acil hizmetlerin birleştirildiği 112 numaralı hattan hizmet sağlanıyor. Ak Parti Yaşlıları Unutmadı. Kütahya’Daki Orman Yangınında 1 Hektarlık Alan Yan… Kütahya’Da 2 Şehit Yakını Ve 2 Gaziye ’Devlet Övün… AK Parti Pazaryeri ilçe teşkilatı Korona virüs Covid19 tedbirleri kapsamında sokağa çıkamayan 65 yaş üstü ve kronik hastalığı bulunan vatandaşları arayarak onların sorunlarını ... Yaşlılar ile kronik hastalığı olanlara tek çağrı numarasından hizmet veriliyor Kütahya'da yeni tip koronavirüs (Kovid-19) önlemleri kapsamında evlerinde kalan yaşlılar ile kronik ... Yaşlılar ve 15 yaş altındakiler... 09 Eylül 2020 Çarşamba - 12:19 Son Güncelleme : 09 09 2020 - 12:30. ... asansörlerimizin tek kullanımdan sonra dezenfekte edilmesi, sadece ... Yaşlılar Için Yürüteç fiyatları, yaşlılar için yürüteç modelleri ve yaşlılar için yürüteç çeşitleri uygun fiyatlarla burada. Tıkla, en ucuz yaşlılar için yürüteç seçenekleri ayağına gelsin.

Geçen gün attığım kitabı devam ettirdim alın bu da 2. bölüm

2020.09.03 21:15 Sunuyemre Geçen gün attığım kitabı devam ettirdim alın bu da 2. bölüm

Mert eve gitmek için ana caddeden geçip ara sokaklardan girdi.Mertin evin bulunduğu caddeye girdiğinde birini gördü.Adam tuhaftı.Dikkat çekici olduğu söylenebilirdi.Kafasında siyah şeritli kahverengi bir fötr şapka vardı.Uzun açık kahverengi bir de kaban giymişti üstüne.Beyaz tenliydi ve saçları gözükmüyordu.Burnu gayet düzgün bir erkek burnuydu.Ağzı biraz küçüktü.En azından o mesafeden öyle görünüyordu.Mert adamın hafif çekik mavi gözlerini görünce tanır gibi oldu adamı.Biraz düşündü ve adamı hatırladı.Fakat burda ne işi vardı onu daha önce buralarda hiç görmemişti.Mert adamı ortaokul günlerinden hatırlıyordu.Mertin Cemden daha çok nefret ettiği biri varsa o da oydu.Kendisine “Cücük” lakabını takan adamın adı Yükseldi.Yüksel Merte hep cücükderdi.Mert bundan hoşlanmazdı.O da hoşlanmadığı için yapardı zaten.Mert ortasınıf yıllarında çok fazla zorbalığa uğremıştı.Bu zorbalığın en büyük payı Yükseldeydi.Bir keresinde sırf şaka olsun diye Merti herkesin önünde çöpün içine atmıştı.Mert yine sinirlenmiş ve ona vurmuştu fakat Yüksel bu darbelere gülerek karşılık veriyordu çünkü Mertin deli gücü bile ona etki edemeyecek kadar güçsüzdü.Mert çok fazla ağlayan biri değildi fakat o gün sinirden ağlamıştı ve hocaları da ona kızmıştı.Çoğu zaman böyle zorbalıklarala geçmişti Mertin ortaokul yılları fakat Yükselin okuldan ayrılacağı günden bir gün önce çok kötü bir şey olmuştu.Mert sınıfta tek başına sırasında otururken Yüksel sınıftan içeri girdi.Yüksel Mertin yanına gitti ve cebinden bir bıçak çıkardı ve Merte uzattı ve şöyle dedi:
-Hey cücük!Eğer azıcık cesaretin varsa bu bıçağı elinde bi kaç tur döndür.Eğer başarırsan sana 20 lira veririm.
Mert ilk başta biraz çekindi ama her insan gibi Mert de parayı severdi.Alt tarafı bir bıçaktı birine girse bile pek bir şey olmaz diye düşündü.Ayrıca döndürmesi kolay bir bıçağa benziyordu.Bıçağı eline aldı.Biraz döndürmeye başladı fakat bir terslik vardı.Bıçağın sol tarafının üstünde sıkıca sürülmüş bir japon yapıştırıcısı olduğunu fark etti.Yükselin neden sadece bıçağın sağ tarafından tuttuğunu şimdi anlamıştı.Yüksele sordu:
+Neden böyle bir şey yaptın?
-Ne yapmışım?
+Aptala yatma.Bıçağa yapıştırıcı sürmüşsün.
-Aa evet.Hay Allah ya unutmuşum.Gel çıkartalım.
Yüksel bıçağın ve Mertin eline biraz su döktü.Kazıdılar ve bıçak çıktı.Yüksel,Mertten bıçağı tekrar aynı şekilde döndürmesini istedi.Bu istekten sonra Mertin içinde çizgiler dönmeye başladı.Kalın,yamuk,çarpık çizgiler hepsi teker teker beynine saplanmaya başlamıştı.Çünkü onunla yine alay ediyordu.Sinirden ne yapacağını şaşırmıştı.
+Ne diyorsun ulan sen?Al bıçağını da yürü git yanımdan.
Fakat Yüksel ısrarla bıçağı uzatmaya devam ediyordu.Fakat en son Yüksel de gülerek.
-Siktirgit korkak herif!Uğraşmaya değmezsin.
Tam o sırada Mertin tüm vücudundaki damarlar hızlı hızlı atmaya başladı.Bir hışımla bıçağı savurdu ve Yükselin kolunda bir çizik belirdi.Kanlar bir anda akmaya başladı.Yüksel yapmacık bir bağırmayla tüm okulu inletti.Yüksel her gün koluna jilet atıyordu zaten alışmıştı böyle bir şeye.Evet tabi ki aniden olmasından ötürü ufak bir çığlık atması normaldi fakat Yüksel çok abartmıştı.”AAAAAH KOLUM,ÖLECEĞİM SANIRIM,MERT BENİ ÖLDÜRECEK YARDIM EDİN AHHH.”Yapmacık çığlığı hocalar ve diğer öğrenciler sınıfa girene kadar devam etti.Hocalar hemen Yüksele ilk yardım yapmaya başlamıştı.Hocalar Merti müdürün odasına aldılar ve onunla konşmaya başladılar.Müdür:
-Vay be Mert!Demek sabahtan beridir gelen bıçak haberlerinin kahramanı sendin.Senden birine vurmanı beklerdim de okula böyle bir bıçak getirmeni hiç beklemezdim!
+Ama hocam bıçağı ben getirmedim ki!
-Kim getirdi o zaman?
+Yüksel getirdi.Beni kışkırttı ben de ani bir sinirle bıçağı savurdum.
-Bir de mazeret mi buluyorsun yaptığına?Ulan çocuk ölebilirdi!Hala çocuğun üstüne iftira atıyorsun.Son günü diye eski olayların intikamını mı almak istedin?Oğlum film mi çekiyoruz ulan burda?Bunların hepsi kaydına geçecek.Velinle görüşüp okuldan atılacaksın!
Ama der gibi oldu bir an Mert.Sonra vazgeçti.İçinde bir umursamazlık vardı.Okulu da geleceğini de boşvermişti.Çünkü artık bıkmıştı tüm saçmalıklardan.Gelcekte kazanacağı 3 kuruş para için değer miydi bunlara?2 kuruş kazanırdı biraz fazla çalışırdı da bu saçmalıkları çekmezdi.En azından buna değer diye düşünüp itiraz etmedi.Kaderini kabul etti.Muhtemelen olayda haklı olan kendisiydi çünkü Yüksel son gününde neden böyle bir şey yapsın?Tabi ki kendi eğlencesi için!Kendi eğlencesi için canını ortaya koymak.Sevmediği birini okuldan attırmak için dolaplar çevirmek.Bu Yüksel de deli miydi be?Neden böyle bir işe girmişti?Nerden geliyordu bu nefret diye merak ettmişti Mert.Belki de kişisel bir şey değildi.Belki de bunu yapmayı seviyordu Yüksel.Hiç soramadı çünkü o günden sonra Yükseli hiç görmedi.Bugüne kadar görmemişti yani.Peki neden bugün buradaydı diye sordu içine Mert.Evine gitmek için karşıdan karşıya geçti.Apartmandan içeri girdi.Merdivenleri tak tak çıktı.Önce kapıyı vurdu.Anahtarı vardı fakat annesinin hareket etmesini istiyordu.Hareket etmek insan vücudu için özellikle yaşlılar için sağlık bir şeydi.Annesi kapıyı açmayınca ne oluyor diye düşündü.Anahtarı cebinden çıkardı kapıyı açtı ve yavaşça içeri girdi.Mutfağa girdiğinde ise ağlayacak gibi oldu.Tüm oda kanla kaplıydı.Mert hafif bağırarak “Hassiktir ulan ne oluyor?”dedi.Rüya mı diye düşündü bir an.Çünkü rüyalarına çok benziyordu.Fakat bu tamamen gerçekti.Kafasını duvarlara vurmaya başladı.Annesi yerde kanlar içinde öylece yatıyordu.Yüzü yukarı bakıyordu.Karnından defalarca bıçaklanmıştı annesi.Gözleri hafif açıktı.Sanki Merte bakarak geç kaldın diyordu.Mertin gözlerinden hafif hafif göz yaşları akmaya başladı.Hala neler olduğunu anlayamamıştı ki aklına birden Yüksel geldi.Kendi apartmanlarından çıkmıştı.Yani öyle olmalıydı gidiş yönü bunu doğruluyordu.Kapıyı çalmıştı,annesine kendisini tanıtmıştı ve sonra…Aklı almıyordu Mertin.Bir insan neden böyle bir şey yapardı?Nerden geliyordu bu nefret?Pencerenin yanına gitti tüm yolu taradı fakat ne Yükseli gördü ne de farklı bir ipucu.İpucu aramıyordu zaten gözleri sadece Yükseli arıyordu.Annesinin yanına yaklaşamıyordu.Hem kan kokusu hem de onu öyle görmek engelliyordu kendisini.Mutfağın diğer taraflarına bakmaya karar verdi.Katilin kullandığı bıçak ortalarda gözükmüyordu fakat gözüne bir kitap ilişti.Bu onun okul fotoğraflarının olduğu kitaptı.Orada olmaması gerekiyordu bu kitiabın.Normalde hep kendi yatağının baş ucundaki çekmecede olurdu.Kitabı açtı.İlk sayfasına baktı.Sayfada “NABER CÜCÜK?”yazıyordu.Okuduğu anda her zamanki sinirlerinden biri yine kapıya dayandı.kitabı fırlattı.Yeri yumruklamaya başladı.Ağzından tek kelime çıkıyordu.”NEDEN?”Bu kelimeyi tekrarlayarak ağlayıp 1 2 dakika boyunca yerde kaldı.Yavaşça sinirini attığını düşününce kalktı ve olabildiğince soğukkanlı bir şekilde kitabı tekrar açtı.Sayfaları geçti ve son sayfada duraksadı.Sayfada Mertin tüm sınıfıyla birlikte çekilmiş bir fotoğrafı vardı.Bir kızın suratının üstünde çarpı işareti vardı.İlk görüşte anlaşılıyordu ki annesinin kanıyla çizilmişti bu işaret.Çok büyük küfürler etti Yüksele.Bu kız onun ortaokuldan sevdiği kızdı.Ona o sıralar o kadar bağlanmıştı ki onun için 6-7 tane şiir yazmıştı.Hatta bir keresinde şarkı bile yazmaya çalışmıştı.Hiçbirinde başarılı olamamıştı.Yazma konusunda yeteneksiz birisiydi Mert.Peki bunu Yüksel nerden biliyordu?Yani neden onun suratına bir çarpı çizmişti?Bu aşkı sadece Mertin annesi biliyordu.Bir an annesini öldürmeden önce annesiyle muhabbet ettiğini sorguladı.Bu mümkündü.Mertin miğdesi bulanmya başladı.Lavaboyu kullandı.Sonra her ihtimale karşı evde bulundurduğu babasının eski tabancasını beline taktı ve hiçbir yere bakmadan evden kendini attı.Artık aklına takmıştı.Yüksel ölmeliydi.Polisi bu işe karıştırmayacaktı.Muhtemelen komşular kokuyu alıp polisi arayacaktı ve belki de kendisini suçlu olarak görecekti herkes.Peki bu umrunda mıydı Mertin.Gidip Yükselin karnına şarjörde bir mermi kalana kadar sıkacaktı ve belki de o mermiyle kendini vuracaktı.Apartmandan çıktı.Allahtan tanıdık biriyle karşılaşmamıştı zira bununla uğraşacak hali vakti yerinde değildi. İlk başta Yükseli nerde bulabileceğini düşündü.Onu hemen bulmalıydı.Nereye gidebileceğini düşündü.7. sınıfta okulun yakınında bir bar vardı.Yüksel hep oraya girmek isterdi okul çıkışlarında.Mertin gözlemlerine göre böyleydi.Ama bugün onu burada bulabilmesini imkansız diye düşündü.Yine de o bara gitmeye karar verdi.Gideyim de sonrası gelir diye düşündü.Çıkmadan önce tüm parasını almıştı.Evlerinde bir bilezik de vardı fakat onu bulamamıştı.Muhtemelen Yüksel çalmıştır diye düşünmüş ve umarsızlıkla geride bırakmıştı.Otobüse bindi.Bara 2 sokak uzaklıkta olan kafenin önünde durdu.Kafasını etrafa çevirmeden direkt bara yöneldi.İçeri girdi.Klasik,barmenin yanına gitti bir bira istedi.Birayı normalde seven biri değildi fakat bara gelmişti.Bir şeyler içmesi gerekiyordu.Kafasını dağıtır diye almıştı birayı.Bir kaç yudum aldı ve ilk birasın bitirmiş oldu.Barmenle konuşmaya karar verdi.
-Birader buralara takılan yüksel adında mavi gözlü birini tanıyor musun?
Hayır diye karşılık verdi.
+Buraya gelen çok az kişiyle tanışırım.Gelmişse bile bilemem.
Mert teşekkür etti ve etrafına bakınmaya başladı.Bir umut bakıyordu.İçinde bulacakmış gibi bir his vardı.Etrafına bakarken birini farketti ve ona dikkatlice bakmaya başladı.Kız da onun tarafına bakıyordu.Normal olarak fark etti ve gözlerinin içine bakarak gülümsedi.Mertin kalbi resmen o anda uçtu gitti.Bu kızı tanıyordu.Kız da onu tanıyordu muhtemelen.Çünkü ona doğru yürümeye başlamıştı bile.Bu kız onun geçmişteki platoniği,kendisi için şiirler yazmaya çalıştığı ve başaramadığı kızdı.Bu kız nasıl oradaydı.Ne kadar da garip bir gün diye geçirdi içinden Mert.Mert de kıza bakarak gülümsedi.Kızın adı Suna idi.
-Meraba.Seni bir yerden tanıyorum da tam çıkaramadım.Acaba sen beni tanıyabildin mi?Çünkü biraz öyle bakıyorsun da.
+Merabalar Suna Su Hanım diyerek gülümsedi Mert.
Ortaokul zamanlarında bu kıza Suna Su derdi.Bu onun için cesaret isteyen bir davranıştı.Bir kaç kez söylemişti bunu ona.Sunanın da hoşuna gitmiş gibiydi.Bu lakabı bir şiirden almıştı Mert.
Suna biraz düşündü ve tekrar gülümsedi.
-Aaa Mert.Mertdi değil mi?
Mert onayladı.O an her şeyi unutmuş gibiydi.Çok mutlu olmuştu.Ne annesi,ne Yüksel…Hepsi aklından uçup gitmişti.Sohbete başladılar.
-Nerelerdesin uzun zamandır.Neler yaptın ne işle uğraşırsın nerde yaşarsın merak ettim.
Mert işten ayrıldığından vs. bahsetti.Hoş sohbetten sonra Mertin aklına Yükseli sormak geldi.Zamanında pek büyük olmasa da Suna ile Yükselin arasında bir arkadaşlık ilişkisin vardı.Sevgili değillerdi.Eğer olsalardı illa ki duyardı.Okulda konuşlurdu.Duymasa bile Mertin gözlemlerine göre aralarında böyle bir ilişki yoktu.Mert,Suna’ya olaylar hakkında bahsetmeden Yükseli sormuştu.
-Yüksel mi?Hayır okuldan sonra hiç görmedim onu.Neden sordun ki?
+Bilmem.Öylesine meraktan sordum.
-Şimdi boşver Yükseli falan.Bir telefon numaranı ver de daha sonra tekrar haberleşebilelim.Zamanında senle arkadaş olmak istemiştim faka dersler vs. yüzünden bir fırsat bulamadım.Zaten sen de pek arkadaş canlısı biri değildin.
Gülümsedi Mert..Sunanın kendisine karşı bir şeyler hissettiğini sezmişti.Mert çirkin biri değildi.Yani Suna sadece bahane olarak seni birine benzettim demiş olabilirdi.Kimin umrunda ki?Onu seviyordu.Konuşma boyunca ikisi de hep gülmüştü.
-Yarın tekrar buluşalım mı?
+Olur.Yarın saat 2de 2 sokak ötede BEY KAFE var biliyor musun?
-Evet.O zaman önünde buluşuruz.
Suna Merti dudağından öptü ve ayrıldı.Bu Mertin çok hoşuna gitmişti fakat bir gariplik vardı.Bu kadar çabuk muydu?Zamanında günlerce bunun hayalini kurmuştu.O zamanlar dersler mi bunu engellemişti?Kafası karışmıştı Mertin.Ama bazen fazla kurcalamamak en iyisi diye düşünürdü Mert.O kadar da akla takılacak bir konu değildi zaten.Kendi paranoyası diye düşündü ve bir otel bulmak için yola çıktı.Çoktan bildiği bir otel vardı.İSTAN OTEL.Oraya gitmek için yola koyuldu.Bir ara sokağa girdi ve bir olaya şahit oldu.Bir adam yolda yürüyordu ve bir kediyi gördü.Adam çöpün kenarına geçip kedinin olduğu yere kusmaya başladı.Kedi o taraftan kalkıp başka bir köşeye çekildi.Adam kusmasını bitirip kediye bakarak gülmeye başladı.Bu sırada Mert adamı tanıdı.Bu komşusu Cemdi.İzlemeye devam etti.Cem bir garip gözüküyordu.Sarhoş olabilirdi.Cem kedinin olduğu köşeye gitti,fermuarını çıkardı ve kedinin üstüne işemeye başladı.Cem sanki bundan zevk alıyordu.Kedi sinirlenmiş olmalı ki Ceme saldırdı.Cem sinirlendi ve kediyi bir tekmeyle yere serdi.Kediye defalarca vurup ölmesine neden oldu.Mert yine sinirlenmişti fakat bu sefer daha soğuk kanlıydı.Cemin arkasından yavaşça yaklaştı.Silahını çıkardı ve Cemin kafasına dayadı.Sesini kalınlaştırarak:
-Sakın tek kelime etme.Sadece dediklerimi yapacaksın.
+Sen kimsin be?
Mert,Cemin silahı fark etmesi için tetiği çekti.
-Bir daha kelime etme şimdi bu kusmuğu yalamaya başla.
Cem korkmuştu:
+Ama..
-Kapa çeneni sadece dediğimi yap.
Cem korkarak kusmuğu yalamaya başladı.
-Şimdi de yaptığın çişi yala bakalım.
+Lütfen bırak gid…
-Sus dedim sadece dediğimi yap.
Cem tanıyamadığı adamın dediğini yaptı.
-Şimdi de kediyi öpüp özür dile.
+Bunları sadece kediye vurduğum için mi yapıyorsun.O bana vumruştu ne yapabilirdim?
Mert bunu susturmadı ve susturmadığına pişman oldu.Bir hışımla ensesine silahın kabzasını vurdu,defalarca yüzünü yumrukladı ve hızını alamayıp Cemi boğmaya başladı.Başarmıştı.Cem ölmüştü.Bugüne kadar kapıldığı kıskançlığı hatırladı ve yüzünde bir gülümseme belirdi.Cemin yüzüne tükürdü.Evet.Artık o da bir kanunsuz olmuştu.Söz sahibi insanların koyduğu,sözde,toplumun uyum içinde işlemesini sağlayan kuralları çiğnemişti.Bugüne kadar hep şöyle düşünmüştü:Eğer birileri böyle kurallar koyduysa bir bildikleri vardır.Evet bir bildikleri vardı.Kendileri için bir bildikleri vardı tabiki de.Diğer insanların hergün neler yaşadığı hakkında bir fikirleri,bir bildikleri yoktu.Dünyadan çok uzakta yaşıyorlardı.Gerçek dünyadan.Aslında biliyorlardı kendilerinin görmediği dünyada neler olduğunu.Ama kimin umrundaki?Cebime vurunca bacağımın sesi değil de paramın sesi duyuluyor diyip mışıl mışıl uyuyorlardı yataklarında.Olan yine bunları kabul eden ve kuralları koyanların yanına giremeyen insanlarda oluşuyordu.Garip olan şuydu ki o insanlar da hiçbir şey yapmıyordu.Bazıları çaresiz kabul ediyordu.Bazıları ise üst kısma aşkla bakıyorlardı.Çünkü onların savunduğu şeyleri savunuyolardı.Benim dinimi savundu.Benim ülkemden olmayanları o da sevmiyor ben de demek ki o benim yanımda.Fakat böyle olmuyordu.O hep kendi keyfinin tarafındaydı.Paranın tarafındaydı.Mert Cemin işini çaldığını hatırladı ve baş ucuna 5 lira atıp otele doğru yol aldı fakat önce bir camiiden içeri girip ellerini yıkadı.
submitted by Sunuyemre to KGBTR [link] [comments]


2020.07.25 11:12 Asusnur GRRM - 2001 Söyleşileri -3

Bu çeviri @
7 Haziran 2020
Sadece bir soru. Neden Efkarlı Edd siyahları giydi? Yoren, kızların üniformalı bir adama dayanamayacağını söyledi…
Ulukurtlar hakkında; RL’de olduğu gibi, bir ulukurtun ana besin kaynağının gri kurtların kolayca yakalayamayacağı daha büyük hayvanlar (geyik ve benzeri) olduğunu varsayıyorum. Gerçekten büyük hayvanları da gördüğümüz tek yer Duvar’ın ötesidir. Bu yüzden mi ulukurtlar neredeyse sadece Duvar’ın ötesinde yaşıyor, yoksa eksik bir şey mi var? Duvarın güneyinde de büyük hayvanlar vardır, özellikle de Wolfswood, Kingswood ve Rainwood’da. Ama sanırım ulukurtlar insanın gelişinden kaçtı ya da avlandı … İnsanlar için sıradan kurtlardan çok daha tehlikeliler.
Yedi’nin dinini de merak ediyorum. Onlar (en azından yüzeysel olarak) Katolik Kilisesi’ne bir analog gibi görünüyorlar, ancak Büyük Eylül modern zamanlarda iktidardaki kimselerin ağızlığıdır. Aegon Yedi Krallığı birleştirmeden önce, daha fazla bir güç komisyoncusu kullandılar mı? Genellikle evet … (Katolik Kilisesi’nde olduğu gibi), İnancın gücü büyük ölçüde Yüce Septon olarak kimin seçildiğine bağlı. Aegon bile İnancın endişe duyduğu yeri hafifçe gösterdi … güçlerini kırmış olan oğlu Maegor’du, ancak o zaman bile İnanç, Aziz Baelor gibi kralların altına geri döndü.
Dorne’un kendi septonları var mı sorusuna Martin hayır cevabını verdi ve İnanç’ın aslında Targaryen’ler için büyük bir tehdit olduğunu belirtti.(Yani Zalim Maegor’un İnanç hakkında yaptığı hamleleri doğru bulmuş)
Şafak’ın ünlü bir geçmişi olduğunu söylemiştiniz - Dayne’lerin veya Kayanyıldız’ın Şafak’a ne kadar süredir sahip olduklarını gösteren bir bilgi var mı? Oh, söyleyebilirim ki Şafak birkaç bin yıl öncesine kadar gider … ve ondan önce her şey biraz bulanıklaşır.
Martell soyadı hakkında bir soru sorulmuş ve Martin soyadlarının Nymeros Martell olarak değiştiğini belirtmiştir.
Tüm Dorne Evleri ilk doğan miras kanununa uyuyor mu? Büyük çoğunluk, evet. Dağlarda bazı Dornlular olabilir, Rhoynar kültürünün az dokunduğu yerler.
Dorne’da seçilen başkılıç mı? Ve ne tür bir zırh giyiyorlar?* Isı nedeniyle evrendeki başka yerlerden daha hafif zırh. Ve evet aynı zamanda kılıç, mızrak, balta ve her zamanki cephaneliğin geri kalanını da kullanıyorlar.
Kral Muhafızlarının Lord Komutanı kral tarafından seçilir. Kıdem bir rol oynayabilir, ancak yetenek de göz önünde bulundurulur.
Hardhome nedir? Duvarın ötesindeki alanın haritası üzerinde, ancak kitapta hiç bahsedilmedi. Hardhome, yabanılların şehre en yakın yerleşkesidir.
Tywin Lannister’ın Reyne’ler ve Tarbeck’lara karşı yürüttüğü savaşta Kral Eli olmasında rol oynadı mı? Küçük bir rol oynadı. Aerys ve Tywin birbirlerini gençliklerinden tanıyorlardı. Aerys, tahta çıkıp etrafındaki bir grup yaşlı adamı değil, genç bir konsey istediğinde 19 yaşındaydı. Jahaerys öldüğünde 39 yaşındaydı.
Kızıl Düğün fikri nereden geldi? İskoç tarihinin Kara Yemeği’ne dayanmaktadır.
Kurtlar ve Stark’lar hakkındaki konuşma ile ilgili olarak, Lady’nin öldüğünü ve Sansa’nın hala hayatta olduğunu ve Sansa’nın artık çok fazla Stark olmadığını söylediğnde GRRM sandalyesine yaslandı, gülümsedi ve “Çok zekice bir gözlem” olduğunu söyledi.
Martin’in Jon-Ned sütkardeşliği ile ilgili sorulan sorua cevabı:
Edric terimi biraz uzatıyor … “süt kardeşler” genellikle aynı kadın tarafından aynı anda emzirilen farklı ebeveynlerin iki bebeğine atıfta bulunur, ancak Ned uzun zaman önce Wylla’nın göğüslerinden ayrıldı.
Bran’ın yaz aracılığıyla gördüğü ejderhaya benzeyen şeyin aslında ne olduğu konusunda sorulan soruyu Martin cevapsız bıraktı.
Arya’nın FM olacağına dair sorulan soruyu da cevapsız bıraktı.
Dany ve ordusu ADwD’de Westeros’a ne zaman gelecekler (kitabın başı, ortası, sonu)? Yorum yok.
Jon’un antreman yapmaya devam edip edilmeyeceği sorulmuş ve Martin gerçek bir dövüş yapacağını söylemiş.
Tyrion’un gemisi onu nereye götürüyor? (bazı insanlar Dorne olacağını düşünüyor) Yorum yok.
Littlefinger’ın, Cat’in intikamını almak için Frey’lere karşı Sancaksız Kardeşleri destekleme ihtimali var mı? Littlefinger ile her şey mümkün.
Dany’nin komutan olarak becerilerinden biraz endişeliyim. Westeros’un işgalini başarmak için çok sayıda askeri tavsiyeye ihtiyaç duyacağına inanıyorum (hem taktik hem de stratejik olarak). Bu konu hakkındaki düşünceleriniz neler? Onun öğüdüne ihtiyacı olacak, evet … iyi öğütleri kötüden ayırmayı da öğrenmesi gerekecek, ki bu belki de en zor görevdir.
Lysa bekaretini kaybettiğinde Littlefinger sarhoştu. İçinde bulunduğu hal, aslında Catelyn ile uyuduğuna inanmasına neden oldu mu? Bence bu oldukça muhtemel, evet.
Robert Baratheon’da IV. Henry of Castile’ı görüyorum, haklı mıyım? Üzgünüm, IV. Henry hakkında çok şey bildiğim biri değil. Robert en fazla Edward IV’tür tabi her zamanki gibi bazı değişiklikler yaptım.
Tyrion’un el iken Stannis’e şehrin kapılarını açması gerektiğini ve bunun onurlu bir davranış olduğunu düşünen birine yazar bu tarz bir davranışın barındırdığı onurun tartışmalı olacağını söyledi.
Martin’in FM ile ilgili küçük bir kırıntı isteyen hayrana cevabı:
İşte kırıntı: çok yaşlılar, çıkarları daha da ileri gidiyor, Valyria kökenliler ve temel örgütlenme ilkeleri dinsel.
FM ilgimi çekti ve onlar hakkında daha fazla bilgi verebilir misiniz diye merak ediyordum. Yapacağım, ama bir mektupta değil. Kitapları okumaya devam et.
Erkek arkadaşım bana yarım düzine karakterin Yüzsüz Adamlar veya gerçekten aynı Yüzsüz Adam olabileceğini söyledi. Bazı okurlarım benden daha canlı hayallere sahip. Bazen bir puronun sadece bir puro olduğunu söylemek dışında yorum yapmayacağım.
submitted by Asusnur to asoiaf_tr [link] [comments]


2020.07.06 23:46 The_Comar DEVA, AKP Vol 2'dir.

Yakın bir zamanda Ali Babacanın Youtuber Ruhi Çenetle eğitim sistemi üzerine olan videosunu gördüm. Adamın çoğu fikrini oldukça mantıklı buldum ve söyledikleri üç aşağı beş yukarı kafama yattı.
İçimi kemiren şey ise eski AKP'li olmasıydı ama kendi kendimi adam belki teknokrat kimliği ile AKP içinde iyi işler yapmaya çalışan biridir diye avutmaya çalıştım. Ciddi ciddi bu partiye üye olup seçim çalışmalarında görev almayı falan düşündüm ama yinede adamın eski AKP'li olması yüzünden tam güvenemedim ve parti kurucuları üzerine araştırma yaptım.
Yaptığım araştırmada ulaştığım sonuç şu oldu: parti kendi içinde gençler ve yaşlılar diye ikiye ayrılıyor. Gençlerin çoğu 80'ların sonlarında doğan kişiler ama tek tük 90'lıda var. Şu an tam hatırlayamıyorum ama en erken 92'li yada 93'lü vardı. Tamamına yakını objektif bir şekilde çok iyi eğitim almış kişiler. Ciddi bir kısmı ise eğitimlerini Ivy Lig veya dengi üniversitelerde tamamlamış. Azımsanmayacak bir kesimi ise daha lise yıllarından yabancı etkisindeki liselerde okumuş(Amerikan kolejleri). Yani genel bir elitist havası var.
Yaşlıları ise neredeyse istisnasız bir şekilde eski bürokratlar ve eski AKP'liler diye ayırmak mümkün. Eski AKP'lilerin çoğu, AKP'nin artık bir işinin kalmadığı kişiler. Geçmişlerine falan bakıncada hiç öyle AKP politikalarına karşı çıktıkları için bırakmış gibi gözükmüyorlar. Daha çok AKP bunlara artık makam mevki vermediği için ayrılmışlar gibi bir hava var.
Bürokrat kesiminde ise AKP dönemi dışı bürokratlara hiç rastlamadım. Aralarında valide var, müsteşarda var, TUİK başkanıda var. Hatırlayabildiğim kadarıyla hepsi bu görevleri AKP'nin erken dönemlerinde değil 2010 yılar(çoğu) veya 2000'li yılların sonunda yapmış. O yıllarda görev yapan birinin AKP ile içli dışlı olmama ihtimalide bir hayli düşük. Mesela içlerinden biri eski TUİK başkanı ve onun dönemindeki TUİK açıklamalarının bu günkünden pek farkı yok. O yüzden AKP'ye rağmen işini yapmaya çalışan devlet görevlileri gibi bir algıda oluşmamalı. İçlerinde böyle insanlar varsa bile dışarıdan bakınca hiç anlaşılmıyor.
Bu saydığım üç grup içinde en kalabalık olanı eski AKP'liler. Haklarında bilgi bulamadığım bir kaç kişi olduğundan kesin bir sonuç vermek zor ama parti kurucuları arasında da çoğunluğa sahip gibi duruyorlar. Aralarında eski MSP'li bile var ki bu bile bence adamların içtenliğini sorgulamak için yeterli.
Gençler arasından seçilenlerde proje amacıyla seçilmiş gibi duruyor. Yani bir tane güçlü genç kadın olsun, bir tane girişimci ve büyük planları olan çocuk olsun...v.s gibi.
Bu adamlar başa gelse AKP'ye göre çok daha iyi bir şekilde ülke yönetebilirler, bundan kuşkum yok ama şu aralar yaratmaya çalıştıkları imajada hiç uymuyorlar. AKP'lilerin oyunu bölmek için kullanılabilir ama mevcut muhalefet partilerine karşı bir alternatif, bir kurtuluş gibi görmemek lazım. Bu arkadaşlar eğer olurda başa gelir ve en azından 2-3 seçim iktidarlarını koruyabilirse Genç Parti - AKP kırması bir iktidarımız olur.
submitted by The_Comar to Turkey [link] [comments]


2020.03.26 20:11 karanotlar Salgın Durumu Üzerine

Alain Badiou
Çeviri: Büşra Özcan ve Dicle Kızılkan
Başından beri, viral bir pandemi ile karakterize edilen güncel durumun hiç de öyle özellikle olağanüstü olmadığını düşündüm. AIDS’in (viral) pandemisinden kuş gribine kadar; Ebola virüsü, SARS1 virüsü, birkaç başka gribi de unutmadan –antibiyotiğin iyileştirmediği verem çeşitlerine, kızamığın geri dönüşüne değinmiyorum bile– dünya pazarının, tıbben yetersiz bölgelerin varlığı ve gerekli aşılar konusundaki küresel disiplinin eksikliği ile birleşerek kaçınılmaz olarak ciddi ve yıkıcı salgınlar ürettiğini biliyoruz (AIDS özelinde, birkaç milyon ölüm). Mevcut pandemi halinin, oldukça konforlu ‘Batı Dünyası’ndaki büyük etkisini saymazsak –ki bu bile başlı başına yeni bir önemi olmayan, bunun yerine sosyal medyada şüpheli ağıtları ve iğrenç ahmaklıkları ortaya çıkaran bir gerçek– bariz koruyucu önlemlerin ve yeni hedeflerin yokluğunda virüsün ortadan kalkması için geçecek sürenin ötesinde, neden bu kadar üst perdeden konuşmanın gerekli olduğunu anlamadım.
Dahası, devam eden salgının gerçek adı hatırlatmalı ki, gökkubbenin altında yeni bir şey yok. Bu gerçek isim SARS 2, yani ‘Ağır Akut Solunum Sendromu 2’, tanımın (2003 baharında dünyaya yayılan SARS 1 epidemiğinden sonra) ikinci defa kullanıldığını gösteriyor. O zamanlar ’21. yüzyılın ilk bilinmeyen hastalığı’ olarak adlandırılmıştı. O halde mevcut salgının hiçbir şekilde, radikal ölçüde yeni veya eşi benzeri görülmemiş bir şey olmadığı açıktır. Bu yüzyılda türünün ikinci örneğidir ve ilkinin varisi olabilir. Öyle ki bugün yetkililere tahmin konusunda yöneltilebilecek tek manalı eleştiri, SARS 1 deneyiminden sonra SARS 2 ile mücadele etmeyi mümkün kılacak hakiki araçları sağlayabilecek araştırmaların fonlanmamış olmasıdır.
Bu yüzden diğer herkes gibi kendimi evimde tecrit etmeye çalışmaktan başka yapacak bir şey veya diğer herkesi aynısını yapmaya teşvik etmeyi amaçlayan laflardan başka söylenecek bir söz olduğunu düşünmedim. Bu noktada katı bir disipline bağlı kalmak, en çok maruz kalanlara destek olmak ve temel koruma sağlamak açısından gereklidir. En çok maruz kalanlar, enfekte olanlar dahil diğerlerinin disiplinine güvenebilmeleri gereken, ön cephede yer alan sağlık personeli; bakım evlerinde bulunan yaşlılar gibi en zayıf olanlar ve hastalığın kendisine bulaşma riski yüksek olan, her gün işe gidenlerdir. ‘Evde kal’ emrine itaat edebileceklerin disiplini, evi olmayanlara veya ev demeye bin şahit isteyecek yerlerde yaşayanlara güvenli bir barınak bulmayı ve önermeyi de kapsamalıdır. Bu durumda otellere el konulması tasavvur edilebilir.
Bu görevlerin giderek daha acil olduğu doğrudur ancak en azından ilk tahlilde, büyük bir analitik çabayı veya yeni bir düşünme biçiminin oluşturulmasını gerektirmiyor.
Ama yakın çevremde rastladıklarım da dahil olmak üzere, yarattıkları kafa karışıklığı ve içinde bulunduğumuz basit durumu anlamadaki mutlak yetersizlikleriyle beni öfkelendiren çok şey okuyor ve duyuyorum.
Bu buyurgan bildirgeler, patetik çağrılar ve ısrarlı suçlamalar değişik biçimler alsa da hepsi mevcut pandeminin inanılmaz basitliğini ve acayiplik yokluğunu hor görme konusunda bir. Kimileri, doğası gereği yaptığını yapmaya mecbur güçler karşısında gereksizce bir kölelik halinde. Ötekilerse gezegene ve onun esrarına yakarırlar, ki beyhudedir. Berikiler her şeyde talihsiz Macron’u suçlar ki garibim epidemi ya da savaş zamanlarında devletin başı olarak ne yapması gerekiyorsa onu yapmaktadır ve işini yapmakta diğerlerinden geri kalıyor da değildir. Bazıları, eşi görülmemiş bir devrimin (virüsün imhasıyla olan bağı hala anlaşılmaz olan) kurucu olayı hakkında kuru gürültü yaparlar - devrimcilerimiz yeni bir araç filan da sunmamıştır bu arada. Kimileri kendilerini kıyamet karamsarlığına batırır. Diğerleriyse çağdaş ideolojinin altın kuralı ‘önce ben’in bu defa kendilerine çıkar sağlamayışından, yardım etmeyişinden ve hatta belanın belirsizce sürmesinin suç ortağı oluşundan ötürü örselenmiş hissederler.
Görünen o ki salgının zorluğu her yerde Aklın esas işlevini ortadan kaldırıyor, özneleri Orta Çağ’da veba ortalığı süpürürken gelenekselleşmiş acınası tesirlere dönmeye zorluyor (mistisizm, uydurma, dua, kehanet ve lanet).
Sonuç olarak, bir şekilde bazı basit fikirleri bir araya getirme mecburiyeti hissediyorum. Onlara memnuniyetle Kartezyen derdim.
O halde, başka yerlerde pek bayağıca tanımlanmış ve bu yüzden de pek bayağıca ele alınmış sorunu tanımlayarak başlayalım.
Bir salgın, doğal ve toplumsal belirlenimler arasında her zaman bir bağlantı noktası olması gerçeği nedeniyle karmaşıktır. Kapsamlı analizi çaprazlamadır; kişi iki belirlemenin kesiştiği noktaları kavramalı ve sonuçları buna göre çıkarmalıdır.
Örneğin, güncel salgının ilk dayanağı yüksek ihtimalle Wuhan bölgesinin pazarlarında bulunabilir. Çin pazarları tehlikeli kirlilikleriyle, üst üste yığılmış her türlü canlı hayvanın açık hava satışının engellenemeyişiyle bilinirler. Dolayısıyla belirli bir anda yarasalardan gelen virüs, vasat hijyen koşullarında ve kalabalık ortamda, bir hayvan formunda kendine yer bulmuştur.
Virüsün bir türden diğerine olan yörüngesi böylece insan türüne doğru seyreder. Tam olarak nasıl? Henüz bilmiyoruz ve yalnızca bilimsel çalışmalardan öğrenebileceğiz. Hazır değinmişken, kendilerine bakılırsa her şeyin kökeninde Çinlilerin yarı canlı yarasa yemesi yatan, internette dolanan tipik ırkçı anlatılara ve sahte görsellere sövelim...
Sonunda insana ulaşan hayvan türleri arasındaki bu yerel geçiş tüm meselenin başlangıç noktasıdır. Bundan sonrası artık yalnızca çağdaş dünyanın temel bir verisinin işlenmesidir: Çin’in devlet kapitalizminin emperyal rütbeye yükselişi, diğer bir deyişle yoğun ve evrensel bir şekilde dünya pazarında bulunma durumu. İşte karantina başlayana dek çoktan sayısız yayılım ağının oluşmuş olmasının sebebi budur. Çin hükümeti çıkış noktasını, yani 40 milyon nüfuslu bir eyaleti son derece başarılı bir şekilde tecrit etmişti; fakat bu hamle epideminin yerküreye yayılmak üzere yola çıkışını, uçaklarla ve gemilerle taşınmasını durdurmak için fazla geç kaldı.
Salgını açıklığa kavuşturucu, benim çifte eklem dediğim şu detayı bir düşünün: bugün SARS 2 Wuhan’da zapt edildi ancak birçoğu yurtdışından gelen Çin vatandaşları sebebiyle Şanghay’da bir sürü vaka var. Dolayısıyla Çin’de ilki arkaik sonraki modern olmak üzere; kötü koşullara sahip eski usul pazarlardaki doğa-toplum kesişimi ile kapitalist dünya pazarının hızlı ve aralıksız hareketliliğine dayanan küresel dağılım arasındaki bağı gözlemleyebiliyoruz.
Sonrasında devletlerin yerel olarak bu dağılımı bastırmaya çalıştığı aşamaya giriyoruz. Salgın çaprazlama/evrensel ilerlerken hükmün yerel kaldığını da belirtelim. Bazı ulus-ötesi otoritelere rağmen, ön cephede olanların yerel burjuva devletler olduğu açıktır.
Burada çağdaş dünyanın büyük bir çelişkisine değiniyoruz. İmal edilen malların seri üretim süreci de dahil olmak üzere ekonomi, dünya pazarının himayesi altına girmektedir; basit bir cep telefonu montajının bile en az yedi farklı devlette, maden sektörü de dahil olmak üzere işgücü ve kaynakları harekete geçirdiğini biliyoruz. Ne var ki siyasi güçler esasen ulusal ölçekte kalmaktadır. Avrupa, ABD gibi eski emperyalizmler ile Çin, Japonya gibi yeni emperyalizmler arasındaki rekabet, kapitalist bir dünya devletiyle sonuçlanacak herhangi bir süreci dışlamaktadır. Salgın aynı zamanda ekonomi ve politika arasındaki ayrımın çirkince kendini teşhir ettiği bir andır. Avrupa devletleri bile virüs karşısında politikalarını zamanında ayarlamayı başaramıyorlar.
Bu çelişkinin gölgesinde, ulus devletler riskin doğası onları yetkilerinin eylem ve biçiminde değişiklik yapmaya zorlasa da Sermaye’nin işleyişine mümkün olduğunca riayet ederek salgınla baş etmeye çalışıyor.
Ülkeler arasındaki bir savaş durumunda devletlerin, yerli sermayeyi kurtarmak için, beklenileceği gibi yalnızca halk kitlelerine değil burjuvaziye de hatırı sayılır sınırlamalar getirmek zorunda olduğunu çok uzun zamandır biliyoruz. Kimi endüstriler doğrudan hiçbir paraya çevrilebilir artı değer yaratmayan askeri teçhizatın ölçüsüz üretimi adına neredeyse tümüyle millileştirilmiştir. Çoğu burjuva memur olarak silah altına alınmış ve ölümle karşı karşıya getirilmiştir. Bilim insanları yeni silahlar üretmek için gece gündüz çalışmış, pek çok entelektüel ve sanatçı ulusal propaganda ihtiyacını karşılamaya zorlanmıştır, vb.
Bir salgınla karşı karşıya kalındığında bu türden bir devletçi refleks kaçınılmazdır. Bu nedenle, Macron ve başbakan Edouard Philippe’in ‘refah’ devletinin dönüşüne ilişkin açıklamaları (işsizleri desteklemek için harcama yapmak, dükkanları kapanan serbest çalışanlara yardım etmek, devlet hazinesinden 100 ya da 200 milyar talep etmek ve hatta ‘millileştirme’ ilanları) şaşırtıcı ya da paradoksal değildir. Buradan çıkan sonuç Macron’un kullandığı metaforun –Koronavirüse karşı savaştayız– doğru olduğudur: Savaşta ya da salgında, devlet stratejik bir felaketten kaçınmak için kimi zaman sınıf doğasının olağan seyrini ihlal etmek, daha otoriter ve umumu hedefleyen uygulamaları üstlenmek zorunda kalır.
Bu tutum, mevcut toplumsal düzenin içinde kalarak ve mümkün olan en yüksek kesinlikle, salgını zapt etme amacının –Macron’un metaforunu yeniden ödünç alırsak, savaşı kazanmanın– bütünüyle mantıksal sonucudur. Şakası olmayan, doğa (dolayısıyla bilim insanlarının bu konudaki rakipsiz rolünü) ve toplumsal düzeni (dolayısıyla devletin, ki başka türlüsü olamazdı, otoriter müdahalesini) kesiştiren ölümcül bir sürecin yayınımının dayattığı bir zorunluluktur.
Bu çabanın ortasında büyük bir boşluğun belirmesi kaçınılmazdır. Koruyucu maske yokluğunu ve hastane izolasyonu konusundaki hazırlıksızlığı göz önünde bulundurun. Ama kim bu tür bir durumu ‘tahmin etmekle’ böbürlenebilir ki? Belirli açılardan devletin mevcut durumu engellemediği doğru. On yıllar içinde ulusal sağlık sistemini, kamu yararına hizmet eden tüm devlet sektörleriyle birlikte zayıflatarak devlet, yıkıcı bir salgına benzer hiçbir şey ülkemizi etkileyemezmiş gibi davrandı. Bu açıdan devlet, yalnızca Macron şahsında değil, geçtiğimiz 30 yılda göreve gelenlerin tümü şahsında, mutlak suçludur.
Ancak şu belirtilmelidir ki, belki birkaç yalıtık bilim insanı haricinde, hiç kimse Fransa’da bu tür bir salgının yaşanabileceğini öngörmemiş, bunu hayal dahi etmemiştir. Pek çok kimse büyük ihtimalle bu tür bir şeyin izbe Afrika ya da totaliter Çin’e müstahak olduğunu düşünmüştür, demokratik Avrupa’ya değil. Nutuk atma ve son zamanlarda kendilerine seçtikleri gülünç hedef Macron hakkında yaygara koparmaya devam etme hakkının tadını çıkaran solcular –ya da Sarı Yelekliler ve hatta sendikacılar– da bunu kesinlikle öngöremediler. Tam tersine, salgın Çin’den gelmekteyken, çok yakın zamana kadar, onların –kim olursa olsun– bugün olan bitene ilişkin iktidarın aldığı önlemlerdeki gecikmeleri yüksek sesle mahkûm etme ehliyetlerini elinden alması gereken kontrol dışı toplantılar ve gürültülü gösteriler gerçekleştirdiler. Doğrusunu söylemek gerekirse Macron devletinden önce bu tedbirleri hiçbir siyasal güç almamıştır.
Devlet bakımından durum, burjuva devletin açıklıkla, kamusal olarak, burjuvaziden daha geniş kesimlerin menfaatine davranırken, stratejik olarak gelecekte bu devletin genel biçimini temsil ettiği sınıf çıkarlarının üstünlüğünü sürdüreceği mahiyettedir. Bir başka deyişle, konjonktür devleti, kendisi genel mahiyette olan bir düşmanın –savaş zamanlarında bu yabancı işgalci olabilir, mevcut durumda SARS 2 virüsüdür– içerideki varlığından ötürü durumu yetkili temsilcisi olduğu sınıfın çıkarlarını daha kamusal çıkarlarla kaynaştırmaya başvurarak kontrol etmeye zorlamaktadır.
Bu tür bir durum (dünya savaşı ya da dünyasal salgın) politik düzlemde ‘tarafsız’dır. Geçmişteki savaşlar yalnızca iki durumda, Rusya’da ve Çin’de – bunlar o dönemin imparatorlukları bakımından aykırı değerler olarak adlandırılabilir– devrimleri tetikledi. Rusya örneğinde bunun nedeni Çarlık rejiminin her anlamda ve çok uzun süredir, ve aynı zamanda bu uçsuz bucaksız ülkede gerçek bir kapitalizmin doğumuna potansiyel olarak adapte olan bir güç olarak, gerilemesiydi. Ve ona karşı, Bolşevikler suretinde, olağanüstü liderler tarafından iradeli bir biçimde yapılandırılmış, modern bir politik öncü mevcuttu. Çin örneğinde, devrimci iç savaş dünya savaşını öncelemişti ve Çin Komünist Partisi henüz 1940 senesinde denenmiş ve sınanmış bir halk ordusunun başında bulunuyordu. Buna karşın hiçbir Batılı güç muzaffer bir devrimi tetiklemedi. 1918’de yenilen Almanya’da bile Spartakist ayaklanma hızlıca ezildi.
Bundan alınacak ders açık: sürmekte olan salgın, salgın olarak, Fransa gibi bir ülkede kayda değer hiçbir siyasal sonuç doğurmayacaktır. Burjuvazimizin –yeni başlayan homurdanmaları ve yaygın olsa da eften püften sloganları göz önüne alınacak olursa– Macron’dan kurtulma vaktinin geldiğine inandığını varsaydığımızda bile bu hiçbir kayda değer değişiklik anlamına gelmeyecek. ‘Siyaseten doğru’ adaylar, köhne olduğu kadar tiksinti verici de olan ‘milliyetçiliğin’ küflenmiş bir biçiminin müdafileri olarak halihazırda kulislerde beklemekte.
Bu ülkenin politik koşullarında esaslı bir değişimi arzulayanlar olarak bu salgının doğurduğu aralıktan ve hatta –bütünüyle gerekli olan– izolasyondan politikanın yeni biçimleri, yeni politik alanlara ilişkin tasarılar ve komünizmin görkemli yaratımını ve –ilgi çekici olmakla birlikte son kertede yenilgiye uğramış– devletçi deneyimini takip edecek olan ulus-aşırı üçüncü aşaması üzerine çalışmak için faydalanmalıyız.
Ayrıca salgın gibi bir hadisenin kendi başına politik olarak yaratıcı bir yönde etkili olabileceğine inanan her bakış açısının sıkı bir eleştirisini gerçekleştirmek gerekiyor. Salgın hakkındaki bilimsel bilginin genel yayılımına ilaveten, politik bir talep yalnızca hastaneler ve halk sağlığı, okullar ve eşitlikçi eğitim, yaşlıların bakımı ve bu türden başkaca sorunlara ilişkin yeni ifade ve görüşlerle sürdürülebilir. Herhalde yalnızca bunlar mevcut durumun su yüzüne çıkardığı tehlikeli güçsüzlüğün bilançosu ile birlikte telaffuz edilebilir.
Sırası gelmişken açıkça ve cesaretle sözde ‘sosyal [olan] medya’nın, bir kez daha palavracıların akli felcinin, raydan çıkmış söylentilerin, nuh nebiden kalma ‘yenilikler’in keşfinin ve hatta faşizan gericiliğin yayılması için bir zemin olduğu açıkça ve cesurca gösterilmelidir.
İzolasyonumuz süresince bile ve hatta özellikle de bu süreçte, bilim tarafından kontrol edilebilir hakikatler ve yeni bir politikanın ayağı yere basan perspektifleri, yerelleşmiş deneyimleri ve stratejik amaçları haricindeki hiçbir şeye güvenmeyelim.
https://www.teorivepolitika.net/index.php/component/k2/item/696-salgin-durumu-uzerine
submitted by karanotlar to u/karanotlar [link] [comments]


2020.03.24 15:21 karanotlar Koronavirüs veya şeyleri yerli yerine koyabilmek!

Koronavirüs veya şeyleri yerli yerine koyabilmek!
https://preview.redd.it/8yqwubnlqmo41.jpg?width=620&format=pjpg&auto=webp&s=49f55cec8c82ce2c7dcad6cc9f0dc463ff82e7b1
Fikret Başkaya

“Eski dünya ölüyor; yenisi ise henüz ufukta görünmüyor ve bu alacakaranlıkta canavarlar ürüyor.”

Antonio Gramsci

Atmosfer ısınıyor, ekosistem bozuluyor, ekolojik yıkıma sosyal kötülükler [işsizlik, açlık, yoksulluk, sefalet, iğretilik…] eşlik ediyor. Toplumsal eşitsizlikler skandal boyutlara ulaşmış durumda… Artık metalaşmamış, paralılaşmamış, şeyleşmemiş, özelleştirilmemiş, soysuzlaşmamış bir şey yok! Sağlığın ve eğitimin finansmanı için yeterli kaynak ayrılmıyor. Sayıları artan yaşlılar çaresiz. Gıda sanayileri insanları ‘doyururken’ zehirliyor… Evsizler mütevazı bir konutun kirasını ödeyemez halde. Kamu hizmeti kavramı nerdeyse defterden silinmekte… Bireyler, aileler, şirketler, belediyeler, devletler borçlu… ve artık borçlar ödenebilir olmaktan çıkmış bulunuyor… Devletler münhasıran kapitalist sömürünün, yağma ve talanın hizmetinde… Fakat bir şey daha var: Bir bütün olarak ‘insanlık’ da doğaya borçlu… Zira, doğanın bir yılda ürettiği ‘yeni kaynağı’, insanlar altı ayda tüketiyor… Her geçen yıl doğaya borç büyüyor ve her yeni yılda ‘Dünya Limit Aşımı Günü’ öne çekiliyor…İyi de neden böyle oldu, neden her şey sarpa sardı, neden dünya çığırından çıktı? Kapitalizm neden iflas etti…Neden genel bir sürdürülemezlik durumu ortaya çıktı? Bu genel iflas tablosunun gerisinde aslında ne var?

Bir sosyal olayı, olguyu [fenomeni], sosyal süreci açıklamak, bilince çıkarmak için, bir dizi neden sıralamak adettendir. Aslında bu gereklidir de. Lâkin o kadarı şeylerin gerçeğine nüfuz etmek, bilince çıkarmak için yeterli değildir. Bir ‘nedensellik hiyerarşisi’ oluşturmak, tüm nedenler içinde asıl belirleyici olan ‘nedeni’ başa yerleştirmek de gereklidir… Ve asıl neden kapitalizmle birlikte doğa- toplum -ekonomi ilişkisinin ters-yüz olmasıdır… Normal olarak ekonominin toplumun hizmetinde olması, onda ‘içerilmiş olması’ [mündemiç], ilişkinin yönü toplumdan ekonomiye doğru olması gerekirken, kapitalizmde ilişkinin yönü, ekonomiden topluma doğrudur…Toplum ekonomi tarafından sömürgeleştirilmiş [kolonize edilmiş] durumdadır… Kapitalist toplumda ekonomi bir araç değil, amaç haline gelmiş bulunuyor…Şimdilerle yüz yüze geldiğimiz, sayısız kötülüklerin, saçmalıkların, akılsızlıkların, sefaletin ve çürümüşlüğün gerisinde, sözünü ettiğim bu ‘temel sapma’, ‘temel çelişki’ var… Dolayısıyla, nasıl bir zemin üzerinde durduğumuzu, ne ile cebelleştiğimizi bilmek büyük önem taşıyor… Tabii, sözünü ettiğim saçmalığın da vakitlice aşılması gerekiyor. Aksi halde insanlığın ve uygarlığın geleceği kararmaya devam edecektir…

Sürdürülebilir bir yaşam için ise, doğa, toplum, ekonomi ilişkisini bulunmaları gereken zemine çekebilmeye, bir ‘düzeltme operasyonu’ yapabilmeye bağlı… Üstelik onu da vakitlice yapmak gerekiyor… Aksi halde geriye kurtarılacak pek bir şey kalmayabilir…Başka türlü söylersek, ilişki tersliğini aşmak gerekiyor… Yazının başlığında ifade edildiği gibi, ‘şeyleri yerli yerine koyabilmek’ gerekiyor… Kapitalizm dahilinde ilişkinin yönü: ekonomi ➔ toplum ➔ doğa şeklindedir. Oysa, doğa ➔ toplum ➔ ekonomi şeklinde olması gerekiyor… Ancak o zaman yaşamakta olduğumuz tüm kötülükleri, akılsızlıkları, saçmalıkları, her türden sefaleti ve kepazeliği bertaraf etmek potansiyel bir olasılık haline gelebilir…

İşte o zaman, yeniden yaşanabilir bir dünya ve toplum mümkün hale gelecektir. Eğer insanlar kapitalizmin ne menem bir şey olduğunu bilseydi, bu günkü netameli sonuçları yaşıyor olmazdık… Fakat kapitalizmin anlaşılmaması için müthiş ve kararlı bir çaba var. Okullar, üniversiteler, siyasetçiler, devlet ricali, medya, ‘konunun uzmanları’, “kanaat önderleri” denilen zevat, kapitalizmi insanlığın alternatifi olmayan yegâne buluşu olarak sunuyorlar. Oysa kapitalizm insanlık ve uygarlık tarihinde bir sapmaydı… Kapitalizmde araçlarla amaçlar ters-yüz olmuş, “öküz arabanın arkasına koşulmuş” durumdadır… Üretimin birincil amacı insan ihtiyaçlarını karşılamak değil, pazarda satmak, kâr etmektir… Oradaki amaç, insan ihtiyaçlarını tatmin etmek değil, kâr etmektir… Kullanım değeri değil, değişim değeri üretmektir… Ve kapitalizm sınırsız büyüme, yayılma, genişleme dinamiğine sahip bir sistemdir…Fakat bu dünyanın kaynakları sınırlıdır-sonludur… Tabii, sınırsız büyümeye, sınırsız tüketimin de eşlik etmesi zorunluluğu var… Şimdilerde, işte iklim krizi, ekolojik yıkım dediğimiz de dahil, sayısız kötülüklerin nedeni bu temel çelişkidir… Kapitalizm her şeyi metalaştırıyor, şeyleştiriyor, parayla alınır-satılır nesnelere dönüştürüyor… Şimdilerde sıra canlının metalaştırılmasına gelmiş bulunuyor… Velhasıl tam bir kadavra medeniyeti…

Fakat bir şey daha var. Artık kapitalizm yeteri kadar ‘yeni değer’ üretemiyor. Kendi temel hareket yasalarının ve iç çelişkilerinin bir sonucu olarak, değer, yeni değer üretmekte zorlanıyor. Dolayısıyla iç sınırına dayanmış bulunuyor. Ekolojik sorunla ilgili olarak, dış sınırına da dayanmış bulunuyor… Velhasıl tam bir iflas, tam bir sürdürülemezlik tablosu ortaya çıkmış bulunuyor. Ekonomik büyümenin belirli bir düzeyin altına indiği durumda, artık borçların ödenmesi mümkün değildir…

Her şeyin metalaştığı, parayla alınıp-satılan, bir kâr aracına dönüştürüldüğü, başkaca hiçbir etik/insânî kaygının söz konusu olmadığı bir sistemde, bir dünyada, sayısız felâketler neden şaşırtıcı olsundu? Eğer siz, utanmaz kâr hırsıyla ekosistemi tahrip ederseniz, ekolojik dengeyi bozarsanız, arı kovanına çomak sokarsanız, olacağı bu değil midir? Her şeyin özelleştirildiği, kamucu hiçbir kaygının söz konusu olmadığı bir sistem, bir rejim, kendi peydahladığı kötülüklerle, felaketlerle gerektiği gibi mücadele edebilir, başa çıkabilir mi? Sağlık hizmetleri de dahil her şeyin özelleştirildiği, bir kâr aracına dönüştürüldüğü yerde, korona virüs salgınıyla gerektiği gibi mücadele edilebilir mi?

Müştereklerin [herkesin olanın, olması lâzım gelenin] özelleştirildiği bir dünyada, salgınlarla gerektiği gibi mücadele edilebilir mi? Birinin çektiği acıdan bir başkasının [kapitalistin] kâr etmesinin manası, mantığı nedir? Birinin hastalığı eğer başkasının kârı haline gelmişse, orada bir yanlış yok mudur? Bu durumun sorun edilmemesi daha büyük kepazelik değil mi? Kapitalizm, canlı olan ne varsa ölü metalara dönüştürüyor ve hiçbir şeyi ıskalamıyor… Aynı Marx’ın bundan 174 yıl önce yazdığı gibi: “En sonunda, insanın ayrılmaz parçası olan her şeyin alış -veriş ve pazarlık konusu olduğu zaman gelip çattı. Bu, o zamana kadar el değiştiren fakat ticaret konusu olmayan, erdem, duygu, kanaat, bilgi ve bilinç gibi şeylerin de ticaret konusu olduğu bir zamandır. Tek kelimeyle her şey ticaret konusu oldu. Bu genel kokuşma ve evrensel ölçekli alış – veriş dönemidir. Eğer ekonomik terimlerle ifade etmek gerekirse, bu, maddi olsun manevi olsun, her şeyin gerçek değerinin saptanması için pazara getirildiği bir zamandır.” (1)

Bu günlerde korona virüs pandemisi denilenle dünyanın nerdeyse her tarafı küresel hapisaneye dönüştü. Yıkım daha da büyüdü… Sıkıyönetim, olağanüstü hâl, vb. istisna değil kural haline geldi… Bu bir çöküş halidir ve çöküş söz konusu olduğunda artık geri dönüş yoktur… Aslında bu salgın, bir dönemin sonunun, velhasıl kapitalizmin tarihsel ömrünü tamamladığının, potansiyelini tükettiğinin habercisi… Artık dünyayı yıkıma sürükleyenlerden hala çözüm bekleme aymazlığından kurtulma zamanı gelmiş olmalıdır… Tam da yeni aktörlerlerin, yeni kolektif öznenin yeni bir şey yapmak, şeyleri yerli yerine koymak, yeniden yaşanabilir yeni bir dünya yaratmak için sahneye çıkmaları gereken zamandayız… Eğer, yeryüzünün efendileri [küresel oligarşi], dünyamızı yaşanamaz bir yer haline getirmişse, yeryüzünün lânetlileri de, neden yoldan çıkan aracın yönünü sola çevirmesin… Onca el, oldum olası armut toplamaya devam etmek zorunda mı?…

(1) Felsefenin Sefaleti

http://www.yeniyasamgazetesi1.com/koronavirus-veya-seyleri-yerli-yerine-koyabilmek/
submitted by karanotlar to u/karanotlar [link] [comments]


2020.03.13 18:09 JPDragao Kaybolan amcam

Geçen amcamın doğum gününü kutluyoruz. Bir ara kayboldu bu. Dedim bakayım eve mi geçti acaba. Koştum gittim evde bir aile dostumuz bekliyor. Dedi amcan gezmeye gitti artık ne zaman döner ya da döner mi bilemem. Ama bütün mal varlığını sana bıraktı dedi. Aradan dokuz yıl geçti. iBen evde takılıyorum, aile dostumuz geri geldi. Bu dedi amcanın sana bıraktığı zarfı çıkar bakayım bir. Çıkardım koydum masaya. Zarfı. Dedi ki bu tek belgü. Bunu dedi al, benle şehrin dışındaki meyhanede buluş. Kimseye de bahsetme. İş buyuruyor ama yaşlı adam bir şey diyemiyorsun. Meğerse o esnada bizim bahçıvan da bizi dinliyormuş. Aile dostumuz da eski kulağı kesiklerden, aldı bunu sen laf mı dinliyon lan falan dedi. Bahçıvanı da yanıma verdi. Dedi ki ağana göz kulak ol. Neyse bahçıvanla çıktık gidiyoruz. Tam şehrin dışına çıkacağız. Bu bizim mahallede iki kuzen var. Çok hergele tipler. Bütün itlik puştluk bu ikisinde. Baktım çiftçinin tarlasından mal çalmışlar kaçıyorlar. Karşılaşınca bunlar da peşimize takıldı. Dört kişi gidiyoruz. Neyse gittik gittik, peşimize dokuz tane atlı takıldı. Gece vakti, bizim de boyumuz küçük. Çocuk sandılar. Bunlardan kaçarken başka yaşlı bir adama rastladık, çok vurdumduymaz bir kimse. Böyle dün buldum bugün yedim yarına Allah kerimci böyle, bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasıncı. Ama bizi iyi misafir etti sağ olsun. Belgüye bakayım dedi. Çıkardım verdim. Belgüyü. Bir işe yaramaz dedi bana geri verdi. Neyse amcadan da ayrıldık, meyhaneye vardık. Aile dostumuzu soruyorum, böyle yaşlı şapkalı falan diyorum. Hancı diyor ki valla haftalardır görmedim. Olm diyorum buraya gelecekti, valla yok diyor. Neyse üzerine uyuyalım dedik, sabah düşünürüz. Orada köşeden tekinsiz bir tip bizi kesiyor. Böyle haşın haşın bakıyor. Bir kötü olduk ama sonra geldi tanıştırdı kendisini. Ben dedi sizin aile dostunuzun dostuyum. İkinci derece akraba gibi. Ben dedi sizi götüreyim. Tamam dedik uzaktan tekinsiz gözüküyor ama tanıyınca kral adam. Yolda bu 9 atlı yine peşimize düştü. Yakalandık, kral adam bunlarla kapışırken bir tanesi bağrımdan bıçakladı beni ama nasıl yanıyor. Ben bayıldım. Sonra bir yatakta uyandım. Baktım amcam orada. Vay dedim emmi napıyosun ya? Ama nasıl yaşlanmış 9 yılda. Fidan gibi eğilmiş küçülmüş. Neyse dediler ki yaşlılar heyeti toplanacak bu belgüyle ne yapacağımızı konuşacağız. Biz de oradayız hani. Ağırlığımız var. Heyet de yani, duyan gelmiş. Götten bacaklılar orada, bizim kral adam ve ona benzeyen bir abi orada. Allah affetsin kadına benzeyen birkaç abi orada falan. Bir tek gerçekten kadın yok, çünkü yok. 2020 standartlarıyla sorgulamayın. Sosis festivali yapıyoruz. Neyse heyetin başı bir abi var dedi ki bu belgünün dedi yok edilmesi lazım. Oradan götten bacaklı abilerden biri atladı dedi ki ben halledeyim hemen çıkardı baltayı vurdu belgüye. Abinin baltası göt oldu. Ama nasıl ses çıktı. Sonra lider abi dedi ki öyle olmaz çocuğum mal mısın sen? Bunu dedi lavaya atmak lazım. Kim atacak? Kimseden ses yok. Biraz önce herkes diyordu ki kesin yok edelim, anasını sikelim falan, şimdi kimseden ses yok. Bir tek Kral abiye benzeyen abi dedi ki olm dedi, niye yok ediyoruz? Mal mıyız biz? Alalım saklayalım verelim düşmanın eline, biz kullanalım. Ama heyet hemen yok dedi. Neyse baktım hâlâ kimseden ses yok, ya dedim bırakın bu işleri. Ben atarım getirin malı dedim. Boyunuzdan posunuzdan utanın yani. Ben öyle deyince hemen atladılar biri diyor ki bu yolda sana hizmet edeyim, öbürü sana yardım edeyim, bizim aile dostu diyor ki arkandayım. Olm madem öyle siz götürün ben size hizmet edeyim. Bunlar şey yaparken bizim bahçıvanla kuzenler de yine arkadan laf dinliyorlarmış. Hemen atladılar bizsiz olmaz diye. Yine bastık gidiyoruz. 9 kişiyiz. Yollar karla kaplı. Dağlardan gidiyoruz. Zincir takamıyoruz çünkü tabanvay hizmetleri kullanıyoruz. O esnada bizim götten bacaklı abi diyor ki ya diyor niye bu yollardayız gelin benim hısmımın oradan geçelim. Krallar gibi bakarlar orada bize falan. Neyse en son tamam dedik. Gittik Mecnun gibi dağların arasından geçeceğiz. Bu sefer vardık ama kapı kilit. Nasıl yapsak ne yapsak? Kapıda bilmece var diyor ki "Söyle dost öyle gir" Bizim de kafamız az buçuk çalışıyor, dedim ki bremin. Kapı açıldı. Bir girdik içeride herkesi öldürmüşler. Taş üstünde taş omuz üstünde baş kalmamış. Dedik kaçalım ama içerde bize de saldırdılar, geçmek zorundayız yapacak bir şey yok. Gİdiyoruz en son bir köprüye geldik. Ortaya bir iblis çıktı. Yok artık. Aile dostumuz sağ olsun. Hepimizi yolladı, ben bunu alırım dedi. Göt adam partiyi yolluyor bütün Ex'i kendisi kasacak. Neyse biz de canımıza susamamışız yani, gittik. Yine ormanlara girdik. Bu dünyada çok orman var blu arada. Ormanda bizim bu kadına benzeyen abinin akrabaları vardı. Onlar bizi ağırladı. Oranın hanım ağasıyla küçük bir atışma yaşadıysam da, aynalara falan baktım, güzeldi. Yatakta uyuduk en azından. Sonra yine gidiyoruz. Yolda bir grup terörist yine peşimize düştü. Yakalandık. O esnada da bu en başta belgüyü saklayalım diyen abi, belgüyü benden çalmaya çalıştı. Taktım belgüyü parmağıma, buna ver Allah ver. Boyumuzu küçük görünce döverim sandı ama biz Karamürsel Sepeti gibiyiz yani bir bu kadar da yerin altında var anlatabiliyor muyum? Sonra dedim ki ben burada güvene değilim yolun devamını kendim devam edeyim. Bir tane sandal buldum. Yolda bir tane yine akraba evliliği olan bir vatandaş bizi takip ediyor. Bayağıdır takip ediyordu ama herhalde kalabalıkken götü yemedi. Neyse bunu yakaladık tamam mı, tasma falan taktık. Dedik ki yol göster bize. Ağam paşam çekiyor bana. Gidiyoruz tam siyah bir kapının oradayız. Baktık içeri bir ordu giriyor. Bu beni bağrımdan bıçaklayan komutan da orada. Lan dedim tutmayın beni. Akraba evliliği geldi, ağam ne edersiniz, buradan geçemeyi, sizi başka bir yoldan götüreyim dedi. Tamam dedim neyse ama bıraksalar dalacağım yani. Aylardır yoldayız. Yüküm ağır. Yine ormanlık bir alanda, çünkü ormandan geçilmiyor, insanlara yakalandık. Komutan benden belgüyü çalmaya çalışan itin kardeşiymiş. Kardeş delikanlı çıktı. Biraz eskitti tutsak etti falan bizi. Bu akraba evliliğine kötü davrandı ama saldı sonra. Bu arada yolda benim bahçıvan ile bu akraba evliliği sürekli kapışıyor. Fark ediyorum ama bahçıvanın da gözü belgüde. Neyse şey yapmayalım şimdi. Neyse gidiyoruz yine böyle bir merdiven çıkıyoruz. Belimizin ağrısı ahiretlik. Çıkıntılı bir yolda dedim biraz uyuyalım. Uyuduk uyandık, bir şeyler atıştıracağız. Sonra diyor ki, bakın bu akraba evliliği aramızı bozuyor hep. Bence gitsin o. Olm o gitse yolu kim gösterecek, iyice kafamı bozdu. Bahçıvan abi işçi sınıfı yani. Dedim ki sen git lan. Git evine dön. Sanki iki sokak ötedeyiz. Neyse git lan dedim buna. Gitti. Biz de mağaraya girdik. Mağarada bu akraba evliliği kayboldu. Lan arıyorum bağırıyorum çıkmıyor. Her yer örümcek ağı. Ben de bağırınca bu örümceklerin anası ortaya çıktı. Fil gibi örümcek nereye kaçacağımı şaşırdım. Zaten kaçamadım da ensemden soktu beni. Gerçekten başıma gelmedik kalmadı yani. Bayıldım Bir uyandım başımda yine bahçıvan var. Ağam paşam size ne oldu dedi. Lan meğerse göt olan gerçekten akraba evliliğiymiş. Tebaama iyi bakamadım. Aslanım dedim bu dünyada herkes göt olmuş, bir adam sensin falan ama dedim artık bitti yani belgü'yü kaybettim dedim. Hadi dönelim neyse Ağam dedi, kusura kalmazsanız bir şey söylemek istiyorum. Söyle dedim, sizi dedi öyle mortingen şıtraytze olmuş bir şekilde bulunca dedim, belgüyü ben sizden alıp sakladım. Vay hırsız piç ver lan malı dedim. Bir sinir geldi. Ama çıkardı verdi sonra. Belgüyü. Sinirim geçti yani. Yolda birkaç tane askerin üniformasını çaldık falan çok yaklaşmış durumdayız yani atacağız artık. Yolda yine bu akraba evliliği geldi saldırdı, bize verin lan belgüyü dedi. Bahçıvanım sağ olsun aldı yerden taşı bunun başına BAM bir koydu, kurtulduk. Ama ben de dayanamıyorum artık. Attım kendimi yere, bahçıvana dedim ki beni sal moruk. Bu dedi ki ağam paşam belki malınızı kaldıramam ama sizi kaldırabilirim, sırtladı beni götürüyor. Bu akraba evliliği geldi yine. Son düzlükteyiz ama artık. Beni düşürdü bu. Bahçıvan bununla kapışırken ben bir depar kopardım. Bu lavların başına geldim. Tam atacağım. Lan dedim ki, niye atayım buraya kadar getirmişim. Belgü de bizim için kıymetli yani, anlıyor musun? Vazgeçtim amk. Atmıyorum. Hadi bakalım. Bahçıvan geldi. Ağam atsanıza falan dedi. Yok dedim atmayacağım. Aldım taktım belgüyü parmağıma. Ama bunlar gidince bir deprem oldu böyle bir yer sallanmaya başladı bahçıvanla kaçıyoruz. En son bir yerde durduk yolun sonu dedik. Buradan kurtulamayız. Tam da dedim canım çilek çekti falan. Sıcaktan yine bayılmışım. Yine bir uyandım, sıcacık yatağımdayım. Lost mu falan bu dedim. Meğerse aile dostumuz dönüp kurtarmış bizi. Güzel. Bu kral abi de aslında zaten kralmış. Ben biliyordum. Bizim dokuzun sekizi tekrar birlikte olduk. Krala tacını taktım ayıptır söylemesi. Ağırlığımız var diyorum abi anlatamıyorum Sonra aynı yaprak dökümü gibi birer birer ayrıldık. En son yine ben bahçıvan ve garip bir şekilde boy atmış kuzenlerle memlekete döndük. Memlekette siyah dumanlar uçuşuyor. Lan dedik bir sene yoktuk memlekete ne yaptınız? Meğersem orada da savaş çıkmış nefesi güçlü bir hoca bizim halkı yönetiyormuş falan. Ya dedim biz neler gördük. Hemen küçük ayarlamalarla ayaklanma çıkarttık. Hani krala taç taktık diyoruz, anarşist bir yanımız da var. Halkı da kurtardık, bu üfürükçünün çırağı bunu öldürdü. Garip oldu. İşte sonra bizim bahçıvan vali oldu falan. Benim de bıçaklandığım yer hâlâ ağrıyor. Bir kitap yazdım. Kültürlü adamım. Sonra dedim ki bahçıvana gidelim bizim aile dostunu yolcu edelim. Oraya gidince de dedim ki "Kandırdım nazlı yari sonunda çılgın sözlerle." Ben de gidiyorum. Sonra bastım gittim terk ettim bu fani dünyayı. Biz kurtardık ama kendimiz için değil yani anlıyor musun?
submitted by JPDragao to kopyamakarna [link] [comments]


2020.03.11 03:32 keyfineduskun Coronavirus Kısaca

Burası yeri mi diyenler kusura bakmasın lütfen. Sağlık Bakanı açıklamasından sonra bir hekim kardeşiniz olarak çevremdeki insanları bilgilendirme amaçlı güncel makalelerden küçük bir derleme yaptım, whatsapp gruplarında saçma sapan öneriler dönüyor, gadın analarımıza da doğru bilgi aktarabiliriz belki. Gezinirken buraya da atmak istedim belki kafası karışan ya da endişelenen vardır diye. Tadınızı kaçırdıysam affola, faydalanmak isteyen buyursun:
NASIL YAYILIR?
Çoğunlukla grip gibi insandan insana bulaşır. Bu genellikle hasta bir kişi öksürdüğünde veya başkalarının yakınında hapşırdığında olur. Üzerinde virüs bulunan bir yüzeye dokunup ağzınıza, burnunuza veya gözlerinize dokunursanız da hastalanmak mümkündür.
BELİRTİLERİ NELERDİR?
Belirtiler genellikle virüs bulaştıktan birkaç gün sonra başlar. Ancak bazı insanlarda belirtilerin ortaya çıkması daha da uzun sürebilir.
Belirtiler şunları içerebilir:
Ateş
Öksürük
Yorgun hissetmek
Nefes darlığı
Kas ağrıları
Hastalık bulaşsa bile % 80 oranında grip gibi hafif atlatılıyor. Yaşlılarda ve hastalığı olanlarda (şeker, tansiyon, KOAH gibi) daha ağır seyredebiliyor. Çocuklar da hasta olabiliyor; fakat ağır geçirme ihtimalleri yetişkinlerden daha düşük. Bulaşıcılığı yüksek olsa da öldürücülüğü yaşlılar da dahil (ki ölümlerin çoğu 65+ yaş grubu) %2,5 dolaylarında.

NASIL KORUNABİLİRİZ?
1- Ellerinizi sık sık sabun ve suyla yıkayın. ( Özellikle halka açık alanlarda bulunduktan sonra)
2- Kirli ellerle yüzünüze, ağzınıza, burnunuza, gözünüze dokunmayın.
3- Kalabalıktan kaçınmaya çalışın.
4- Eğer hapşırıyor ya da öksürüyorsanız ağzınızı-burnunuzu tek kullanımlık mendillerle kapatın. Mendiliniz yoksa dirseklerinizin iç tarafına hapşırın.
5- Enfeksiyon belirtileri olan kişilerden uzak durmaya çalışın.
6- Evinizi havalandırın, yüzey temizliğine dikkat edin. (Su ve deterjan yeterli, viruse karşı denen malzemelerin bir artısı kanıtlanmamış.)
7- Hasta değilseniz ya da evde bir hastaya bakmıyorsanız maske takmanız gerekmez.
8- Eğer evde bir hasta varsa ayrı bir odada kalmalı, mümkünse ayrı bir banyo kullanmalıdır. Hasta kişi diğer bireylerle aynı ortamda bulunacağı zaman maske takmalıdır. Hastayla temas gerekliyse tek kullanımlık eldiven ve maske gerekir.

HANGİ DURUMLARDA DOKTORA GİTMELİYİz?
1- Coronavirus şüpheli ya da hasta biriyle son 14 gün içinde yakın temasınız varsa(yakın temas kişinin 2 metre yakınını kapsar)
2- Birçok insanın hasta olduğu bir bölgeye gittiyseniz
3- Daha önce bulunduğunuz bir ortamda buluşmadan sonra birden fazla kişi hastalandıysa

Bu 3 maddeden biri sizi kapsıyorsa ve bununla beraber ateş, öksürük, nefes darlığınız varsa doktora gitmeniz gerekir. Böyle bir durumda maskenizi takarak doktora gidiniz. Gerçekten şikayetleriniz yoksa hastanelerin de hastalık kaynağı olabileceğini unutmayın.
ACİL SERVİSLERİ KULLANMAMAYA ÖZEN GÖSTERİN, ÖNCE AİLE HEKİMLERİNE GİDİN. Böylelikle hem yoğunluğu azaltır hem de kalabalıktan kaçınarak hasta olma riskini azaltırsınız.
(kaynak: UpToDate ve Sağlık Bakanlığı resmi sitesi)
submitted by keyfineduskun to veYakinEvren [link] [comments]


2014.12.30 01:41 lgbtifm LGBTİ FM Gelecekten Gelmeyen Adam 1- Başlangıç

Tarih pekte önemli değil sanırım. İnsanlar yüzyıllar boyunca yaşarlar, yazarlar, ölüler vs.
Her biri o çağın işlerinden önemli veya başkasına göre önemsiz işini yapar.
Kendince en iyi pozisyondadır veya sürekli şanssız yaşayan kötü kadere bağlı biridir.
Bu bağlamda ki giriş yazısı giderek uzaya bilir çünkü insanlar daima bir gün durumlarından şikayetçi diğer günler ise memnundur.
Önemli olan bunlar değil yada benim şu anlık ve her hafta bu köşede ilgilendiğim konular olmayacak.
İnsanlar bir şeylerin değiştiğini görmek için illa geleceğe veya geçmişe gitmesine gerek yok diye düşünüyorum. İşte bu yüzden de gelecekten gelmeyen bir adam olarak her hafta belirli bir konu üzerine gelecekte yada geçmişte ama en önemlisi günümüzde neler yaşanmış yaşanmış yada nasıl yorumlanıyor veya yorumlanacak gibisinden inceleyeceğiz.
Yani her hafta maddi manevi bir duygu, konu vb birşey üzerinden karalamalarım devam edecek.
Açıkçası ‘Gelecekten Gelmeyen Adam’ yazılarını bana gelecek konusunda bayağı iyimser yaklaşan savaşların, kötülüklerin yada milletlerin olmadığı tek bir bayrak altında barış ve huzur içinde yaşandığı her konuda ileri bir teknoloji olduğu ve kötü herşeyin dünya üzerinden kelime anlamlarıyla yok edildiği hatta duygusal karar verilmemesi için’aşk, tutku, sex, şehvet vb’ kavramlarında tamamen dünya üzerinden kazındığı ‘Müstakbel Erkek Arkadaşım‘ adlı filmden ilham alarak yazmaya karar verdim.
Bu hafta şöyle baktım da saygı sanki yok oluş aşamasında. Yada ne ara doğduğunu bile bilemiyorum.
Evet ele alınan konu ciddi anlamda sıkıcı ve yaşlı işi yaşlılar kusura bakmasın bir gün herkes onu tadacak ama gerekli konu.
Şöyle bakıldığında sanki saygı kavramı hiç doğmamış gibi.
Yada yüzyılları süslemek için kullanılan teknolojinin üstünde görülen bir kavram.
Misal Osmanlı İmp. için penceresinde kırmızı karanfilli ev varsa hasta evidir o sokakta satıcılar bağırmaz, çocuklar oynamaz mahalleli sessiz olur ve yardımcı olurmuş.
Bakın ne kadar duygusal değil mi?
Saygı kavramı Osmanlıyı yüceltmek için kullanılırken teknolojisi gelişmiş Japonya’yı yanında hiç durumuna düşürdü. Çünkü saygılı toplumlar daha önemlidir. Ondan dışa bağımlıyız yanlış anlaşılmasın. Çok saygılı toplumuz velhasıl.
Tabi işin toz pembe yanı aksi halde her siyasetçi çok tatlı değil mi?
Keşke saygı şöyle markette satılan bir şey olsaydı. alındığında herkes cuk saygılı olsaydı.
Aslında cidden bireyler azıcık geçmişte ki Fransız nezaketi, Osmanlı misafir pervesliğini alsaydı savaşlarda ki taktikler ve geçmişte ki öfkeler yerine sanırım giderek daha hoş toplumlar olurmuşuz.
‘Ananıda al git’ söyleminde se ‘Sevgili anne cağazınızıda alıp gider misiniz acaba?’ yı düşlüyorum da… :)
Peki geçmiş orta da günümüz yanımızda ya gelecek?
Sanırım yozlaşan bir şekilde bir çok harfimizi yitirdiğimiz Türkçemiz gibi saygıda tek Türkler için değil bir çok millet için yok olup gidecek.
Ama bir şey tam gelişecek o da teknoloji gerçi o konuda da şüphelerim var ama neyse bu haftalık bu kadar…
submitted by lgbtifm to lgbtifm [link] [comments]


2014.05.13 21:43 ilgarerkan ESKİDEN HER ŞEY GERÇEKTEN GÜZELDİ

ESKİDEN HER ŞEY GERÇEKTEN GÜZELDİ
Çocuklar doğduğunda telefon başvurusu yapılırdı.
( Telefon sırası 8-10 yılda gelirdi )- 1970-80
Telefonun ve radyonun üzerine dantel örtü konurdu. - 1960
Gazocağı ve tel dolabımız vardı. Annem, tıkanan gazocağını, ucunda tel olan bir aletle açmaya çalışırken habire söylenirdi.- 1955
Banyoda tuhaf bir soba vardı ve tuhaf bir yakacakla ısıtılırdı. 1950- 60
Banyomuz kurnalıydı, hamam tasımız vardı. - 1950
Plastikleri çıkmadan önce tuvalette takunya bulunur ve herkesin ayağına olması için en büyük numara seçilirdi. -1950- 70
Okul kapısında ayva, şam tatlısı macun şeker, susamlı şeker, pamuk helva, kestane satılırdı. 5 kuruşa ince bir dilim şam tatlısı alırdık. - 1950-55
İlkokulda ABD yardımı sandviçler ve balıkyağı hapları dağıtılırdı.
Renkli patiskadan dikilme beli lastikli külotlarımız vardı. Artık yünlerden> örülen fanilalara, nazardan korunmamız için muska takarlardı! - 1945- 50-55
Okul açılacağı zaman Sümerbank ayakkabıları alınır, çok sevdiğim modeller için de bayram beklemem söylenirdi. - 1950- 60
Bayramlarda kıyafetlerimiz ve yeni ayakkabılarımız başucumuzda dururdu. Bazılarımız koynuna alır, yatardı. - 1955
Uyduruk oyuncaklarımız vardı. Hatırlı bir kişiden çok güzel bir oyuncak araba veya bebek geldiği zaman, bozulmaması için kaldırılır, bize verilmezdi! Biz ona, o bize bakardı. - 1950- 60
İlkokulda sepet kadar kurdele takardık. Ne kadar kabarık ve büyük olursa o kadar makbuldü. 2 kafa gezerdik. - 1945-50-55 (Tafta kurdela; jan janlıydı...)
Babalarımızın gömlek yakaları, bizim okul yakalarımız, Pazar akşamları kolalanırdı. Balina korduk dik durması için. - 1950-60
Genellikle herkes Pazar günleri yıkanırdı! Banyo merasimle yanar, çamaşır değiştirilirdi! - 1955
Ecnebi filmlere aydın aileler, Türk filmlerine de fakirler ve eğitimsizler giderdi. - 1950-60
Akşam 18.00 seansı tercih edilirdi. - 1955- 65
Filmler, sokak sokak dolaşan arabalardan bağırarak duyurulur, reklamı yapılırdı. - 1955
Sokaklardan, yoğurtçu, yorgancı, kalaycı, dondurmacı, eskici, bileyci, sülükçü(!) geçerdi. - 1940-50-60
Bozacı, lehimci, baltacı
Bekçimiz, postacımız, ayvaz, vs
25 kuruşa bisiklet kiralar "Şans, kader, kısmet, talih, niyet 5 kuruş" diye bağıran ve yuvarlak delikleri kazıtarak ilkel piyango çektiren çocukların peşine Fareli Köyün Kavalcısı gibi takılırdık. - 1955
Her evin en güzel ve en büyük odası misafir odası olarak ayrılır, kapısı kapatılırdı. Sonra da tüm aile küçük bir odaya tıkılır, hayat geçirilirdi. - 1950-60
Radyo en kıymetli eğlencemizdi. Orhan Boran ve Yuki kaçırılmazdı. Uğurlugil ailesindeki Arap Bacı'ya herkes hayrandı. - 1960-65
Radyo tiyatrosu sayesinde tüm klasikler ezberimize girmişti. Haluk Kurdoğlu, Semih Sergen ve Işık Yenersu'nun sesine âşıktım. Genellikle Kerim Afşar, Tomris Oğuzalp esas oğlan ve esas kız olurdu. - 1960
Türk Sanat Müziğini kentliler, Türk Halk Müziğini de köylüler dinlerdi. - 1950-75
İlkokulda okuma bayramı, kurdele bilmezdik. Herkes okurdu, kimse de bayram etmezdi. - 1950-70
Aşı olunacağı zaman tek iğne ile neredeyse koca sınıf bitirilirdi. Aids henüz çıkmamıştı, eşcinsellik duyulmamıştı. - 1950-60-65-70
İsveçli sarışın güzeller güzeli May Britt ile çirkinler kralı zenci Sammy Davis Jr evlendiğinde yer yerinden oynamıştı.
Okulda Kürt, Türk, Ermeni, Yahudi, köylü, şehirli bilmezdik. Kimse kimseye böyle garip soru sormaz, merak dahi edilmezdi. - Yarım yüzyıl öncesi
Herhangi bir sebeple götürülen hediye paketini açmak, geleneklerimize aykırıydı, ayıptı. Misafir gidince ilk iş onu açmak olurdu. - Yarım yüzyıl
Misafirlikte ne kadar aç olursanız olun, ikram tabağındakileri bitirmek de ayıptı. Görgülüler bir lokma mutlaka bırakır, görgüsüzler hepsini yerdi. - 1950-60
Dondurma mayıs sonunda çıkar annem temmuza kadar izin vermezdi. - 1945-55-65
Sokakta oynarken en sevdiğimiz yiyecek, bir dilim taze ekmek üzerine sana yağı ve toz şekerdi. - 1960-70
Kaçık çoraplar, çektirilmek için tuhafiyeciye götürülür, ertesi günü alınırdı. - 1955-60-65
Külotlu çoraptan önce tüm kadınlar jartiyer kullanır, yaşlılar baldırlarına lastik takardı. - 1950
60'lı yıllarda evlenen her genç kızın çeyizinde mutlaka 1 adet baby doll bulunurdu.
Fotoğraflarda gülmek laubalilikti. Pek çok kişinin düğün resimleri cenaze törenlerini andırırdı. Ağır, vakur ve ciddi olmak önemliydi.
Anneler, vapurda, trende, otobüste rahatlıkla bebek emzirirlerdi.
Yazlık sinemalara battaniye ve minderlerle gidilir, çekirdek çitlenirdi. Arad frigo buz satılırdı. Pahalı olduğu için babam almazdı. - Doğrudur!
Çarşıda, pazarda anne babamızdan bir şey istemek ayıptı. Ancak sorulursa yanıtlardık. Canımız istediği halde çoğunlukla da red ederdik. Evet...
Her gencin en kıymetli eşyası Dual pikaptı. Plak almak için harçlık biriktirirdik. Bazısı...
Defter kitap kaplama kâğıtları ya kırmızı ya da mavi olurdu.
Gazete kâğıtlarından kese kâğıdı yapar, undan yapılmış tutkalla yapıştırırdık. Evet...
"Bir maniniz yoksa annemler bu akşam size gelecek" bir teklif değil, bir kararın iletilmesi gibiydi. Bu soruya 'hayır' demek mümkün değildi, adetlerimize göre ayıptı. Önemli bir program varsa (bilet, başka ziyaret vs) derhal iptal edilir, aile telaş yumağına dönerdi.
Ne güzelmiş değil mi?
evvet çok Güzeldi!
submitted by ilgarerkan to PUB204 [link] [comments]


Türkçe dublaj Seks filmi 720p Türkçe film izle - YouTube Yaşlı Amca - Giderdi Hoşuma - YouTube Banklar Söküldü Yaşlı Vatandaşlar Tepki Gösterdi Yaşlılar haftası Rakamlarla Türkiye'de yaşlılık Kızkaçıran - Yaşlılar Durmaksızın Dans Ediyor  Türk Komedi Filmi Full İzle YAŞLILAR VE GENÇLER BİR ARADA PARKLARDAKİ BANKLAR TOPLANDI! YAŞLILAR TEPKİ GÖSTERDİ; 'GİDECEK YERİMİZ YOK' Bahriye Teyze 50 Yıldır Dağda Tek Başına Yaşıyor-iha - YouTube Yaşlı Amca - Ve Ben - YouTube

Yaşlılar Için Yürüteç Fiyatları ve Modelleri - Hepsiburada

  1. Türkçe dublaj Seks filmi 720p Türkçe film izle - YouTube
  2. Yaşlı Amca - Giderdi Hoşuma - YouTube
  3. Banklar Söküldü Yaşlı Vatandaşlar Tepki Gösterdi
  4. Yaşlılar haftası
  5. Rakamlarla Türkiye'de yaşlılık
  6. Kızkaçıran - Yaşlılar Durmaksızın Dans Ediyor Türk Komedi Filmi Full İzle
  7. YAŞLILAR VE GENÇLER BİR ARADA
  8. PARKLARDAKİ BANKLAR TOPLANDI! YAŞLILAR TEPKİ GÖSTERDİ; 'GİDECEK YERİMİZ YOK'
  9. Bahriye Teyze 50 Yıldır Dağda Tek Başına Yaşıyor-iha - YouTube
  10. Yaşlı Amca - Ve Ben - YouTube

Bursa’nın dağ yöresinde uzun yıllardır yalnız yaşayan teyzenin yardımına Keles Sosyal Yardımlaşma Vakfı yetişiyor. İhlas Haber Ajansı YouTube Kanalına Abone ... TÜİK ‘İstatistiklerle Yaşlılar, 2015’ raporunu yayımladı. Türkiye’de yaklaşık 6 buçuk milyon yaşlı var. Yaşlı nüfusun % 18,3’i yoksul. Bu da yaklaşık 1 milyon 200 kişi ... This feature is not available right now. Please try again later. } yatak odası filmi izle yatak odası filmini izle yatak odası filmi yatak odası filmi t rk e dublaj izle yatak odası filmi t rk e dublaj yatak odası filmi ko... Koronavirüsü nedeniyle risk grubundaki yaşlılar, uyarılara aldırmıyor. Ölümcül virüse rağmen hala sokağa çıkıyor. Sivas’ta belediye ekipleri, parklardaki bankları söktü ... Sosyal Medya Hesaplarımız Facebook: https://www.facebook.com/yasliamcamusic Twitter: https://twitter.com/yasli_amca İnstagram: https://instagram.com/yasliamc... Tüm bankların tek tek bir araç vasıtasıyla kamyonete yüklenmesi sırasında, çevrede bulunan vatandaşlar, taşıma süresince koltukların kaldırılma anını izledi. ... Yaşlılar Yine ... Teke Tek Özel - 10 Şubat 2016 (Dünya'nın Oluşumu, Gelişim Süreci ve Yok Olma Aşaması)ᴴᴰ - Duration: 3:42:53. Habertürk TV Recommended for you Kızkaçıran - Yaşlılar Durmaksızın Dans Ediyor Türk Komedi Filmi Full İzle Kız Kaçıran Filminin Konusu: Çılgın aşık Ahmet düğünden gelin kaçırır ama ortada ufak bir hata ... Sosyal Medya Hesaplarımız Facebook: https://www.facebook.com/yasliamcamusic Twitter: https://twitter.com/yasli_amca İnstagram: https://instagram.com/yasliamc...